Osmanlı Devleti

Bir hanedan devleti olan Osmanlı Devleti, adını kurucusu olan Osman Bey’den almaktadır. Osmanlı kaynaklarına göre, Oğuz Han nesline dayanan hanedan, Kayı boyuna mensuptur ve Osman Bey’in babası Ertuğrul Gazi’dir. Ertuğrul Gazi’nin babasının ise Gündüz Alp olduğu genellikle kabul edilen bir görüştür. Osmanlı Devleti’nin ne zaman kurulduğu meselesi tartışmalıdır. 1300 ve 1302 yılları bu anlamda ileri sürülen tarihlerdir. Ancak son zamanlarda kabul gören ve yaygın olan kanaat, Halil İnalcık’ın ileri sürdüğü görüştür. Ona göre, devletin kuruluşu, 1302 yılında tam olarak gerçekleşmiştir. Bunun başlıca sebebi, Osman Gazi’nin 1302’de Bafeus (Koyunhisar) Savaşı’nda Bizans ordusunu yenmesi ve Bizans tekfurlarına karşı verdiği başarılı mücadelelerdir. Zira bu olayla birlikte Bizans kaynakları da ilk defa onları zikretmeye değer bir güç olarak görmüşlerdir.
Osmanlılar, XIII. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra Anadolu’da ortaya çıkan beyliklerden biridir. XIV. yüzyılın başlarında İran’da İlhanlılar İmparatorluğu, Doğu Avrupa’da Altınordu, Balkanlar ile Batı Anadolu’da ise Bizans İmparatorluğu bulunmaktaydı. Osmanlılar, Osman Gazi’nin liderliğinde Batı uç bölgesinde gerçekleştirdikleri gaza faaliyetleri neticesinde Anadolu’yu ve Balkanları kendi hâkimiyetleri altında birleştirmek suretiyle bir devlet kurmuşlardır. Osmanlıların Bursa’yı almaları (1326) ve ardından 1329’da Pelekanon Savaşı’nı kazanmaları, İznik (1331), İzmit’i alarak (1337) topraklarını genişletmesi şöhretlerini ve güçlerini perçinlemiştir.
Osmanlıların diğer beylikleri geride bırakarak çok kısa süre içerisinde güçlü bir konuma gelmelerindeki en büyük sebep, onların Osman Bey’den sonra yerine geçen oğlu Orhan Bey zamanında ilk defa Rumeli topraklarına geçmeleridir. 1352’de Cinbi (Çimpi) hisarının ele geçirilmesi, 1354’te şiddetli bir depremin doğurduğu sonuçlardan istifade ederek Gelibolu ve etrafındaki kalelere yerleşilmesi, bu süreci hızlandıran en önemli etmenler arasında yer almaktadır.
Edirne’nin fethinin (1361) ardından gerçekleştirilen fetih hareketleri sonucunda özellikle 1362-1389 yılları arasında Tuna’nın güneyinde kalan Balkan topraklarının büyük bölümüne hâkim olunmuştur. Bu durum Balkan hanedanlarının Osmanlılardan kurtulmak için zaman zaman bir araya gelmelerine sebep olmuştur. Bunlardan en çok bilinen müttefik harekâtı, I. Murad döneminde (1362-1389) 1389’da Kosova Muharebesi’nde Osmanlı kuvvetleri karşısında hezimete uğramıştır. I. Murad dönemi Osmanlı tarihi açısından önemli bir dönemdir. Osmanlı Beyliği, I. Murad devrinden itibaren Anadolu ve Balkanlar’da girişilen faaliyetlerle bir devlet olma yoluna girmiştir. Bu dönemde merkezî bir sistem oluşturma çabaları görüldüğü gibi, devlet bürokrasisinin de ilk temelleri atılmıştır denilebilir. Askerî teşkilat alanında yapılan yenilikler bu anlamda dikkate değerdir.
Balkan hanedanlarının Osmanlılara karşı tavırları, I. Murad’ın oğlu I. Bayezid (Yıldırım) zamanında (1389-1402) da devam etmiştir. Bu kuvvetlere karşı direnen I. Bayezid döneminde Anadolu’daki Osmanlı varlığı güçlendirildiği gibi Slav beylikleri merkezî bir denetim altına alınmıştır (1393). Haçlılara karşı kazanılan Niğbolu zaferi (1396) ve ardından Memlûk Sultanlığına karşı meydan okunması I. Bayezid’in gücüne güç katmıştır. Bu dönemde merkezîleşme yolunda atılan güçlü adımlar ve fetih hareketleri, 1402 Timur istilasına kadar devam etmiştir.
1402 yılı, Osmanlı tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten önce I. Bayezid, Tuna’dan Fırat’a kadar merkezî bir devlet oluşturmuş, hatta İstanbul’u ele geçirmek için de büyük bir gayret sarf etmiştir. Ancak 1402 Ankara Savaşı’nda I. Bayezid, Orta Asya ve İran’ın yeni hükümdarı olan Timur’a (1355-1405) yenilmiştir. Bu dönemde Timur, Orta Asya ve İran’da güçlü bir imparatorluk kurmuş, kendisini de İlhanlıların Anadolu üzerindeki egemenlik haklarının varisi ilan etmişti. Yaşanan yenilgi, Osmanlı tarihinde “fetret” olarak adlandırılan bir dönemin (1402-1413) yani I. Bayezid’ın oğulları arasında mücadelelerin olduğu bir dönemin yaşanmasına yol açmış ve devletin ağırlık merkezi Balkanlara kaymıştır. Bu durum eski beyliklerin yeniden kurulmasına ve merkeziyetçi yapının da bir anlamda son bulmasına sebep olmuştur.
Ankara bozgunu ve fetret dönemi, Osmanlı Devleti’ni büyük ölçüde etkilese de 1416’da Osmanlılar, Rumeli ve Anadolu’daki eski konumlarını tekrar elde ettiler. Bunda I. Mehmed’in (Çelebi) uyguladığı akıllı ve stratejik politikanın önemli bir payı vardır. Bu dönemde Anadolu ve Rumeli’de Osmanlı idaresi tekrar egemen olduğu gibi Bizans, Sırbistan, Eflak, Mora Despotluğu, Atina Prensliği gibi Osmanlı’ya tabi devletler üzerinde tekrar hâkimiyet kurulmuştur. Ancak Çelebi Mehmed’in ölümünden (1421) sonra tekrar bir karmaşa dönemi yaşanmıştır. Yerine geçen oğlu II. Murad, saltanatının ilk yıllarını tahta yerleşmek ve devletin birliğini kurmak için mücadele etmekle geçirmiştir. Nihayetinde II. Murad döneminde (1421-1444, 1446-1451) Balkanlar’da kesin yerleşme ve yayılma sağlanmıştır. Bu süreç aynı zamanda İstanbul’un fethini kolaylaştırmıştır.
Osmanlı tarihinde İstanbul’un fethi (1453) bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu fetih, Osmanlı Devleti’nin gerek Batı gerekse İslam dünyasında prestij kazanmasına sebep olmuştur. Fethi takip eden yirmi beş yıl boyunca, II. Murad’ın oğlu II. Mehmed (Fatih) büyük bir başarı göstererek Rumeli ve Anadolu’da merkezî bir devlet tesis etmeyi başarmıştır. Fatih, Bizans tahtına sahip olduğu için Doğu Roma İmparatorluğu’nun da bütün eski topraklarının yasal hükümdarı olduğunu ileri sürmüştür. İstanbul’u fethetmek suretiyle gittikçe İslam dünyasında büyük bir güç kazanan Fatih, Anadolu’da Karaman’ı, 1461’de Candaroğulları Beyliği’ni (Kastamonu’da) topraklarına katmak suretiyle devletin sınırlarını Fırat’a kadar genişletmiştir. Balkanlar’da ise Tuna’yı, Belgrad’dan Karadeniz’e kadar devletin kuzey sınırı yapmıştır. Bu sebeple Fatih, Osmanlı Devleti'nin gerçek kurucusu olarak kabul edilir.
Savaşçı bir karaktere sahip olduğu bilinen Fatih Sultan Mehmed, aynı zamanda bir hoşgörü ve kültür adamı olarak da bilinir. Rum Ortodoks Patriği olarak atadığı Gennadios’a, Hıristiyan dininin ilkelerini özetleyen bir risale yazmasını emretmiş olması bu durumun en dikkat çekici örneklerinden birini oluşturur. Ulemadan bilginleri, hümanistleri ve Rum bilginleri huzuruna kabul ederek onları dinlemiştir. Saray duvarlarına freskler yaptırması ve kendi portresini çizdirmek için Venedik’ten Gentile Bellini’yi çağırması, onu kendisinden önceki hükümdarlardan ayrıcalıklı kılar. Bununla birlikte merkeziyetçi bir politika izlemesi, özellikle vakıfları ve mülkleri mirîleştirmesi yani devletleştirmesi onun halk nazarında tepki görmesine sebep olmuştur. Yine idare ve icra alanında mutlakiyetin etkin aracı olarak kul (gulam) sistemine yer vermesi ve “kardeş katline” icazet veren bir anlayışı Osmanlı saltanat anlayışına yerleştirmesi de döneminin tartışılan meseleleri arasında yer almaktadır. Osmanlılarda saltanat değişikliğini düzenleyen bir kanun ve geleneğin olmaması, şehzadeler arasında taht kavgalarının yaşanmasına ve bazı şehzadelerin yabancı hükümdarların yanına sığınmasına sebep olmaktaydı. Fatih, Kanûnnâme’sinde sultan olanın “nizâm-ı âlem” uğruna kardeşlerini öldürmesini uygun bulan bir kanunu yürürlüğe koymak suretiyle esasında bir anlamda devletin bütünlüğünün ve birliğinin her şeyden önemli olduğunu göstermek istemiştir.
Fatih döneminde merkezî sistemi güçlendirmek için yapılan bazı uygulamalar, oğlu II. Bayezid döneminde (1481-1512) devam ettirilmemiştir. Bu dönem, bir anlamda Fatih dönemine bir tepki dönemi olarak da adlandırılmaktadır. II. Bayezid döneminde devlet, İtalyan harpleri sırasında (1494-1554) Avrupa diplomasisinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. İspanyol hükümdarlarının Gırnata Müslüman Devleti’ni istilası (1492) sonucu birçok Müslümanın Osmanlı Devleti’nden yardım istemesi, İspanyolların sürdüğü 100.000’e yakın İspanyol Yahudi’nin Osmanlı ülkesine kabul edilmesi, yerleştirilmesi ve donanmanın güçlendirilerek Osmanlı Devleti’nin bir “deniz devleti” statüsüne getirilmesi bu dönemin önemli gelişmeleri arasında yer almaktadır.
Devletin yükseliş döneminin önemli hükümdarlarından biri de II. Selim (Yavuz)’dir. Onun döneminde (1512-1520) Orta Doğu’da Osmanlı egemenliği tam olarak sağlanmıştır. İran’da Şah İsmail’e (Çaldıran Savaşı-1514) ve Mısır Memlûklerine (Merc-i Dâbık-1516 ve Ridaniye-1517 Savaşı) karşı zaferler kazanması, devletin gücünü pekiştirmiştir. Arap ülkelerinin, özellikle de Mekke ve Medine’nin Osmanlı Devleti’ne katılması ile Osmanlı sultanlarının İslam halifeliği statüsünü kazandıkları ileri sürülse de Yavuz’dan önce de Osmanlı sultanlarının halife ünvanını kullandıkları bilinmektedir. Yavuz Sultan Selim’in fetihlerinin en önemli yönlerinden biri, dünyanın en zengin ticaret yolunun Osmanlıların denetimine geçmesidir. Böylece Osmanlı Devleti’nin geliri iki katına çıkmış, saray hazinesi dolup taşmış ve Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) da dünya çapında yaptığı fetih planlarını büyük ölçüde bu kaynaklardan sağlamıştır.
1526-1596 yılları Osmanlı Devleti’nin bir dünya gücü hâline geldiği dönemdir. Özellikle I. Süleyman (Kanuni) döneminde (1520-1566) Orta Avrupa’dan Hint Denizi’ne uzanan geniş coğrafyada yapılan seferler ve elde edilen zaferlerin bunda önemli bir katkısı vardır. Bu dönemde Batı’da (özellikle Habsburg hanedanına karşı) ve denizlerde gerçekleştirilen seferlerle (Belgrad-1521, Rodos-1522, Mohaç-1526, Alaman seferi-1532, Preveze-1538, Trablus 1551) devlet, Orta Avrupa’da ve Avrupa Devletler Sistemi’nde söz sahibi olmuş, hatta ‘Fransa’nın hamisi’ sıfatını bile yüklenmiştir. 1538-1571 döneminde başta Barbaros Hayreddin Paşa olmak üzere Osmanlı denizcilerinin üstün faaliyetleri sonucu Akdeniz’de bir deniz üstünlüğünden söz edilebilir.
XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti bir dünya devleti hâline gelmiş, Uzak Doğu’dan Fransa’ya, Orta Afrika’dan Rusya bozkırlarına kadar dünyanın birçok yerinde siyaseten etkili olmuştur. Portekizlilere ve Ruslara karşı İslam ülkeleri himaye edilirken bir yandan da Hristiyan dünyaya karşı gaza ve cihad devam ettirilmiştir.
Kanuni döneminden sonraki en önemli askerî girişimlerden biri, Ejderhan (Astrahan) seferidir ki Osmanlıların, Rus yayılmasının Karadeniz havzası ve Kafkaslardaki konumlarını tehdit ettiğini anlamaya başlaması sonucu ortaya çıkmıştır. Bu tehdide karşı üretilen projelerden biri Don-Volga Kanalı Projesi’dir. Bu projenin amacı, ordu ve donanmayı Don Irmağı boyunca kuzeye çıkarmak, sonra bu ırmağın Volga’ya en yakın aktığı yerde iki ırmak arasında bir kanal kazarak donanmayı Volga boyunca Astrahan’a indirmekti. Ancak 1569’da yapılmak istenen bu proje başarısızlıkla sonuçlandı. Buna rağmen dönemin Osmanlı sultanı II. Selim (1566-1574) Kırım Hanlığı, Çerkez illeri ve Kafkaslar üzerinde hâkimiyetini sürdürmüş ve Orta-Asya ve Kırım yolunu açmaya muvaffak olmuştur. 1570-1571 Kıbrıs’ın fethi ise Osmanlıların bu dönemdeki son askerî başarısıdır.
1578-1606 yılları arası Osmanlılar için uzun soluklu bir savaş dönemini oluşturur. 1578-1590 arasında İran savaşlarında Osmanlılar, Kafkaslar’dan Nihavend’e kadar İran’ın bütün eyaletlerini ele geçirdiler. Batı’da 1596’da Haçova’da Avusturya’ya ve müttefiklerine kazanılan zafer ise kalıcı olmamıştır. Doğu’da İranlılarla, Batı’da Orta Avrupa’da Habsburglarla yapılan mücadeleler devletin, askerî, siyasi ve sosyo-ekonomik açıdan meşakkatli bir sürecin içine girmesine sebep olmuştur. 1580’den sonra Osmanlılar, Akdeniz’deki üstünlüklerini kaybetmekle birlikte, Kuzey Afrika eyaletlerinin denetimlerini de yitirmişlerdir. XVII. yüzyıl başlarında Mısır’da yerel Memlûklerin etkileri artmış, Karadeniz’de ise Kazaklara karşı etkili bir şekilde karşı konulmamaya başlanmıştır. Bu dönemde Karadeniz’de güvenlik kalmadığı gibi Osmanlı ticareti ve limanları da büyük zarar görmüştür.
Osmanlı devlet ve toplumu, 1580’lere kadar, mevcut düzeni korumakla varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Ancak XVII. yüzyıl başlarında söz konusu yaşam sekteye uğramaya başlamıştır. Bu sürecin yaşanmasında sadece Osmanlı Devleti’nin içeride yaşadığı sıkıntılar değil, dünyada yaşanan bir takım gelişmelerin etkisi vardı. Avrupa’da coğrafi keşiflerle birlikte ticarete yeni yolların hâkim olması, Avrupa pazarını Meksika gümüşünün istila etmesi ve buna bağlı olarak fiyat artışlarının oluşması, ateşli silahların Osmanlı’ya nazaran üstünlüğü bu gelişmelerin başında gelmektedir. Bununla birlikte Osmanlı’da özellikle XVI. yüzyılın ikinci yarısında görülen nüfus artışı, devletin iki temel kurumu olan kul ve timar sisteminde meydana gelen kriz ve değişimleri de göz ardı etmemek gerekir. Nihayetinde 1595-1610 arasında Celali isyanlarının yoğunlaştığı ve “Büyük Bunalım” olarak adlandırılan bir dönem yaşanmıştır. Bu dönemde klasik Osmanlı Devleti’nin temel kurumları, hızla yükselen Avrupa’nın da etkisinden büyük oranda kurtulamamış, çözülmeye başlamıştır. Osmanlılar bu sürece ayak uydurmaya çalışmışlarsa da etkin olamamışlardır. XVII. yüzyılın uzun süren savaşlarıyla Avrupa üstün bir konuma gelmiş ve Osmanlı Devleti güç kaybetmiştir.
Osmanlıların kurumsal anlamda değişim ve dönüşüm yaşadığı sıralarda, 1618’den başlayıp 1648’e kadar süren ve bütün Avrupa’yı etkileyen Otuzyıl savaşları yaşanmıştır. Bu dönemde Osmanlı askerî harekâtından kaygılanan Avusturyalılar, 1645’te Osmanlıların Girit seferinden dolayı oldukça rahat nefes aldılar. Osmanlılar, Girit’i ancak 1669’da Kandiye’nin düşmesiyle ele geçirebilmişlerdir. Bu sırada içeride iktidar çekişmesiyle boğuşan Osmanlılar, Köprülü Mehmed Paşa’nın sadarete getirilmesiyle batıda yeni bir atılım içerisine girmişlerdir. Bu dönemde devlet için büyük bir tehdit olan Venediklilerin Boğaz ablukası kaldırılmış, Dalmaçya sahillerinde ilerleme sağlanmıştır (1657). 1663’te Slovakya’da Uyvar fethedilmiş ve böylece Batı’da en geniş sınırlara ulaşılmıştır. Bundan sonraki süreçte 1672’de Kamaniçe alınmış, Podolya ve Ukrayna 1676 Zorawna Barışı ile Osmanlı nüfuzu altına girmiştir. Ardından 1678’de Osmanlı askerî kuvvetleri, Ukrayna içlerinde Kiev yakınlarındaki Çehrin’e kadar ulaştılar. 1681’de yapılan Osmanlı-Rus antlaşması ile Batı Ukrayna’daki Osmanlı hâkimiyeti kabul görmüştür. Bu hadiseler, 1656’dan sonra Osmanlı gaza gücünün yeniden hızlanmasına sebep olmuş ve 1683’te Viyana kuşatmasını gündeme getirmiştir. Ancak başarısızlıkla sonuçlanan bu kuşatma, Osmanlılar için tam bir felaketle sonuçlanmıştır. Uyvar (1685) ve Budin (1686) kaybedilmiştir. 1691’de Salankamen ve 1697’de Zenta bozgunları ise durumu daha da kötüleştirmiştir. Neticede 1699’da Karlofça Antlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma ile Osmanlıların 1526’dan bu yana mücadele verip genişlettikleri sınır bölgeleri elden çıkmıştır. Bu gidişat sonraki dönemlerde de devam etmiştir. 1718’de yapılan Pasarofça Antlaşması ile Tımışvar bölgesi, Küçük Eflak ve Belgrad Avusturya’ya bırakıldı. Böylece XVI. yüzyıldan beri Osmanlı hâkimiyetinde olan Macar toprakları tamamen kaybedilmiştir. Bu anlaşmadan kaynaklanan barış ortamı, 1730’a kadar nispeten bir refah döneminin yaşanmasını ve Osmanlı toplumunda bir takım yeniliklerin yapılmasını sağlamıştır. 1730 yılındaki Patrona İsyanı bu dönemin sonunu getirmiş ve 1723’te İran ile yeniden savaş başlamıştır. Bu savaş dönemi, 1746 antlaşmasına kadar devam etmiştir. Bu arada Avusturya’nın Bosna ve Eflak’a karşı hücumuyla başlayan savaş, Osmanlıların başarısıyla sonuçlanmıştır. Belgrad geri alınmış ve 1739’da imzalanan anlaşmayla Pasarofça’da alınan yerler Osmanlılara tekrar iade edilmiştir. Kırım’a saldırıp ardından Yaş ve Hotin’i alan Ruslar işgal ettikleri yerleri geri vermişlerdir.
1739’dan sonra barış siyaseti takip eden Osmanlılar, 1768’de Rusların Eflak ve Boğdan’a girip Kırım’ı işgal etmesiyle birlikte bu politikalarına son vermek zorunda kaldılar. Ruslar, İngilizlerin desteğiyle Akdeniz’e kadar gelerek Çeşme’de Osmanlı donanmasını yaktılar (1770). Bu hadise, Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) ile sonuçlanmıştır. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti, Kırım’ı bağımsız bir hanlık durumuna getirmiş olmakla birlikte bölgenin Rus ilhakına giden yolunu da açmıştır. 1787-1788’de bu durumu telafi etmek için bir takım adımlar atılmaya çalışıldıysa da bu anlamda yapılan savaşlar, Ziştovi (1791) ve Yaş antlaşmalarıyla (1792) sona ermiştir.
1774 Küçük Kaynarca antlaşması sonrası Osmanlı Devleti, Avrupa ülkelerine oranla askerî alanda bir takım yeniliklerin yapılması gerektiğinin farkına varmıştır. Bu süreç, Osmanlı tarihinde Nizam-ı Cedîd denilen bir yenilenme ve yeniden yapılanma dönemini de beraberinde getirmiştir. Yapılan reformlar, genellikle askerî, eğitim, ordu ve donanma gibi alanlarda yapılmıştır. Ancak bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır (1807). Bu reformlardan ilham alan II. Mahmud döneminde idari ve askerî alanda gerçekleştirilmeye çalışılan reformlar nispeten daha başarılı olmuştur.
Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılın ilk yarısından itibaren hızlı bir şekilde yaşadığı sıkıntılı süreç, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı ve 1876 Teşkilat-ı Esâsiyye Kanunu gibi bir takım girişimlerin yapılmasına yol açmıştır. Bu girişimler daha çok dış gelişmelerin zorlaması sonucunda yapılmıştır. Nitekim 1798’de Fransa’nın Mısır’ı işgal etmesi, takip eden yıllarda Mısır’da Mehmed Ali Paşa’nın isyan etmesi (1832) ve bu isyanın bastırılmasında dış güçlerden yardım alınması, Tanzimat Fermanı’nın ilanında etkili olmuştur. Bu hadise, Osmanlı Devleti’nin iç meselesini halledemeyeceği kadar güçsüz duruma düştüğünü ve dış ülkelere muhtaç olduğunu göstermesi bakımından dikkate değerdir.
Islahat Fermanı, İngiliz, Fransız ve Avusturya elçileri tarafından hazırlanmış (18 Şubat 1856), Müslüman ve gayrimüslimler arasında vatandaşlık hukuku itibariyle eşit olmalarını sağlamıştır. Anayasal açıdan önemli bir gelişme olan bu hadise, ahalisi karışık olan vilayetlerde Müslüman ve gayrimüslim ahali arasında önemli çatışmalara ve dolayısıyla da yabancı devletlerin müdahalesine yol açmıştır.
1875 yılına gelindiğinde Balkanlar’ın çeşitli yerlerinde (Hersek, Karadağ, Sırbistan ve Bulgaristan) ayaklanmaların olduğu görülmüştür. Bu isyanların bastırılması Batı’da büyük bir yankıya sebep olmuştur. 1876 yılı sonunda yapılan Tersane Konferansı, 93 Harbi olarak adlandırılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ilk sinyallerini vermiştir. Bu savaş, başarısızlıkla sonuçlandığı gibi Türk tarihinin aynı zamanda en karanlık safhasını teşkil etmiştir. Savaş, Osmanlı ordularının Avrupa ve Asya cephelerindeki yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Bu savaşın en büyük acısını ise Türk ve Müslüman halk yaşamıştır. Yüzbinlerce insan yapılan katliamlardan dolayı özellikle Rumeli’den Anadolu’ya doğru göç etmek zorunda kalmıştır. Savaşın akabinde imzalanan Berlin Antlaşması’yla Avrupa’daki Osmanlı topraklarında Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan müstakil devlet hâline gelmiştir. Bu dönemde Balkan devletlerinin bölgedeki mücadeleleri, 1912-1913 Balkan Savaşları’na kadar devam etmiştir. Savaş neticesinde Bosna-Hersek, Avusturya-Macaristan’a bırakılmıştır. Bu süreçte Yunanistan Epir’de toprak kazanmış, Rusya ise Kars-Ardahan-Batum vilayetlerini sınırlarına katmıştır. Ayrıca Tunus, Fransa (1881), Mısır (1882) ve Kıbrıs (1878) İngiltere tarafından ele geçirilmiştir.
Savaş sonrası gerek ekonomik gerekse siyasi ve sosyal alanda yaşanan problemler, devleti ciddi problemlerle karşı karşıya getirmiştir. Devletin ayakta kalabilmesi için II. Abdülhamid’in uyguladığı sıkı idare, 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanına kadar sürmüştür. 1911 Osmanlı-İtalyan savaşı ve ardından Balkan Savaşı’nın patlak vermesi devleti oldukça zor durumda bırakmış ve 15 Ekim 1912’de yapılan Uşi Antlaşması ile Trablusgarp ve Bingazi ile Rodos ve Oniki Ada İtalya’ya terk edilmiştir.
Balkan Savaşı (Eylül-Ekim 1912) büyük bir hezimetle sonuçlanmıştır. Osmanlı Devleti son Balkan topraklarını ve Rumeli’de ilk fethedilen yerleri kaybetmiştir. Bu süreç ikinci bir göç dalgasının yaşanmasına yol açmış, Balkan savaşlarının ardından gündeme gelen Ermeni reformu ise durumu daha da zorlaştırmıştır. Ermeni reformunun tatbik safhasında Birinci Dünya Savaşı patlak vermiştir (1914). I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, Rus, Irak, Filistin-Suriye, Sina-Mısır, Arabistan, Çanakkale ve Galiçya gibi cephelerde savaşmak zorunda kalmıştır. Ancak savaş, Osmanlı Devleti’ni büyük bir sıkıntıya sokmuş, Filistin-Suriye ve Irak cepheleri çökmüş, Bağdat, Kudüs, Şam, Halep, İngilizlerin; Beyrut, Trablusşam, İskenderun Fransızların eline geçmiştir. Netice itibariyle devlete Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) bir anlamda dikte ettirilmiştir. Bu durum Osmanlı Devleti’nin de savaşta yenildiğinin bir anlamda belgesi olmuştur.
Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışıyla beraber (19 Mayıs 1919) düşman işgaline karşı yapılan Anadolu’daki millî direniş hareketi güç kazanmıştır. Büyük mücadeleler sonrasında Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılarak vatanın kurtuluşu yolunda önemli adımlar atılmıştır. Bu dönemde Mudanya Mütarekesi ve barış görüşmeleri için Ankara hükûmetinin Lozan’a çağrılması, saltanat ve İstanbul hükûmetinin de sonunu getirmiştir. Zira Müttefiklerin Lozan’da yapılacak barış görüşmelerine İstanbul hükûmetini davet etmiş olmaları, Ankara hükûmeti tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmış ve bu durum saltanatın kaldırılması meselesini de gündeme getirmiştir. Netice itibariyle saltanat 1-2 Kasım 1922’de kaldırılmıştır. Son Padişah Vahdeddin ise İstanbul’dan ayrılarak İngilizlere sığınmıştır (16 Kasım 1922). Bunun üzerine Büyük Millet Meclisi, Abdülmecid Efendi’yi halife seçmiştir (19 Kasım 1922). Lozan Barış Antlaşması (24 Temmuz 1923) ile Kurtuluş Savaşı’nın tescillenmesi, Cumhuriyet’in ilanı ve Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle Ankara’da yeni bir devlet kurulmuştur (29 Ekim 1923). 3 Mart 1924 tarihinde ise Halifelik kurumunu kaldıran ve Osmanlı hanedanını yurt dışına çıkarmayı öngören 431 sayılı kanun Mecliste kabul edilmiş, böylece bir devir sona ermiştir.
Kültür ve Medeniyet
Osmanlı Devleti, kendisinden önceki Türk devletlerinin siyasi, idari, askerî ve sosyal alandaki kültür mirasını devralmıştır. Özellikle Anadolu Selçukluları ve İlhanlı Devleti’ne ait teşkilat ve kanunlardan büyük ölçüde istifade edilmiştir. Devletin temel sistemlerinden biri kul (gulam) sistemiydi. Devşirme sistemi de denilen bu sistemde sarayda ve devlet hizmetinde kullanılmak üzere kölelerden bir hizmet grubunun yetiştirilmesi, Osmanlılara Orta Doğu İslam devletlerinden geçmiştir. Bu sistem, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad döneminde en geniş şekliyle uygulanmıştır. Belli kriterlere sahip olmak suretiyle bu sisteme dâhil edilen gençlerin zekâ, yetenek ve fiziksel olarak en iyileri saray hizmetine alınır, diğerleri ise yeniçeri ocağında asker olarak görev yaparlardı. Sarayda hizmet görecek olanlar, Enderun denilen İç Saray’da iyi bir eğitim sürecinden geçtikten sonra farklı görevlere atanır, içlerinde iyi olanlar devletin en üst kademelerine kadar yükselirlerdi. Devlet, taşraya gönderilecek olan üst düzey personeli “çıkma” denilen usule uygun olarak buradan sağlardı.
Osmanlı Devleti’nin merkezî yönetim anlayışına gelince, hükümdarın kendi otoritesini temsil edenlere karşı halkın şikâyetlerini dinlemek ve haksızlıkları düzeltmek için belli zamanlarda kendi huzurunda kurdurduğu divan (Divân-ı Hümâyûn), aynı zamanda hükûmet işlerinin de görüldüğü yerdi. Burada alınan kararlar, mühimme denilen defterlere kaydedilirdi. Divân-ı Hümâyûn, XVIII. yüzyıla kadar sarayda toplanırken daha sonraları veziriazamın konutunda toplanmıştır. Devlet protokolünde değişiklikler yapan Fatih Sultan Mehmed, 1475 dolaylarında Divân-ı Hümâyûn toplantılarına şahsen başkanlık etmeyi bırakmıştır. Divan’a katılan üyeler arasında veziriazam, vezirler, kazaskerler, defterdarlar ve nişancı bulunurdu. Yeniçeri ağası ve Şeyhülislam ancak olağanüstü toplantılara katılırdı.
Osmanlı ordusu, klasik dönemde merkez kuvvetleri ve eyalet kuvvetlerinden oluşmaktaydı. Merkez kuvvetlerini ilk dönemler için yaya ve müsellemler, I. Murad’dan itibaren ise yeniçeri ordusu teşkil etmiştir. Merkezî kuvvetler içerisinde kapıkulu sipahileri, humbaracı ocağı, lağımcı ocağı, top arabacıları ocağı da bulunmaktaydı. Eyalet kuvvetleri ise timarlı sipahilerden, akıncılardan, delilerden, kale muhafızlarından ve yardımcı kuvvetler ile donanmadan oluşmaktaydı. Osmanlı askerî teşkilatında XVII. yüzyıldan itibaren zamanın gereklerine göre bir takım iyileştirmeler yapılmaya gidilmiş, bu anlayış nispeten XVIII. yüzyılda başarılı olmuştur. Nizâm-ı cedid ve sekbân-ı cedid hareketini, Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ordusunu, Tanzimat fermanı, I. ve II. Meşrutiyet döneminde yapılan yenileşme faaliyetleriyle, askerî eğitim amacıyla açılan okulları bu çerçevede düşünmek gerekir.
Osmanlı Devleti, en uzun soluklu yaşayan Türk-İslam devletidir. Hâkim olduğu bölgelerde hak, hukuk ve adaleti yaymaya çalışan Osmanlı devleti, bunu sadece teorik olarak değil, uygulamalarıyla da gerçekleştirmeye çalışmıştır. Devletin dünyanın en netameli bölgelerinde hâkim olması ve varlığını uzun yıllar devam ettirmesi bu durumun en bariz delillerindendir. Zira devlet, Orta Asya Türk devlet geleneğinin yanı sıra Hint-İran devlet geleneğinden etkilenmiş ve bu etkinin bir sonucu olarak da “adalet” ve “hukuk” kavramları üzerinde bina edilmişti. Adaletin ve barışın hüküm sürdüğü bir dünya düzeni yerleştirilmeye çalışıldığı için Batılılar bu düzene “Pax Ottomana” yani “Osmanlı Barışı” demişlerdir.
Osmanlı Devleti’nde Sultanî Hukukun (örf) yanı sıra dinî hukuk (şeriat) yürürlükteydi. Halk (reaya), Tanrı’nın bir emaneti olarak görülmüş ve bu anlayış yönetim anlayışına etki etmiştir. Osmanlılar, halkını Müslüman olsun ya da olmasın, askerî sınıf (yönetenler) ve reaya (yönetilenler) olmak üzere ikiye ayırmaktaydı. Askerî sınıf, sultana doğrudan doğruya hizmet etmekle mükellefti.
Osmanlı kültüründe farklı toplumlardan etkilenmeler olmasına rağmen kültür bileşiminde hâkim olan karakter, Türk’tür. Osmanlı Devleti bu özelliği ve sahip olduğu kültürü bulunduğu bölgelere de yansıtmıştır. Hâkim olduğu alanlardaki bölgelerin, şiirini, edebiyatını, sanatını, mimarisini büyük ölçüde etkilemiştir. Bundan dolayı Osmanlı Devleti’nin dünya kültür ve medeniyet tarihinde önemli bir yeri vardır. Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsızlığını kazanan devletlerin tarihleri, Osmanlı Devleti göz ardı edilerek yazılamaz. Osmanlılar bölge halklarının musiki hayatında, eğitim, dil, gelenek ve göreneklerinde dahi önemli değişmelerin yaşanmasına sebep olmuşlar, yaptıkları camiler, hamamlar, tekkeler, türbeler, kervansaraylar, çeşmeler gibi mimari eserlerle ve icra ettikleri çok sayıda zanaat çeşitleriyle, ticari ve iktisadi hayatta önemli değişikliklerin yaşanmasını sağlamışlardır. Bu etki, Avrupa’nın güneyinde başta Balkan Yarımadası olmak üzere birçok bölge halkının İslam dinini kabul etmelerine de sebep olmuştur. XV. yüzyıldan başlayarak XVII-XVIII. yüzyıllar arasında Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar bu çerçevede söylenebilir. Bu durumun gerçekleşmesinde daha önce de ifade edildiği üzere Osmanlı Devleti’nin uyguladığı hoşgörü politikasının büyük bir etkisi vardır. Erken dönem tahrir defterlerinde Hristiyan sipahilere dirlik verilmesi de bu siyasetin en önemli göstergelerinden biridir.
Osmanlı Devleti, vakıf anlayışının en güzel şekilde icra edildiği devletlerden biridir. Hayır sahiplerinin yaptırdığı cami, medrese, imarethane, yol, köprü, çeşme gibi yapılar, dünya kültür mirası içerisinde müstesna bir yere sahiptirler. İnsan sağlığı bir yana, Gurebahâne-i Laklakân adıyla leyleklerin tedavisi amacıyla hayvan hastanelerinin kurulmuş olması dahi Osmanlı vakıf medeniyetini göstermesi açısından oldukça dikkate değerdir.
Osmanlı Devleti ilim, kültür ve sanat faaliyetleriyle de dünya kültür ve medeniyetine katkılar sağlamıştır. Fatih Sultan Mehmed döneminde kurulan eğitim kurumları bu anlamda dikkate değerdir. Başta ünlü matematikçi ve astronomi uzmanı Ali Kuşçu olmak üzere İslam dünyasının önemli bilim adamları İstanbul’a davet edilmiştir. Ali Kuşçu’nun yanı sıra Sinan Paşa, Mirim Çelebi, Molla Lütfi, Seydi Ali Reis, Matrakçı Nasuh, Muhyiddin Mehmed, Cezayirli Ali ibni Veli gibi bilginler matematik biliminin cebir, aritmetik, trigonometri vs. dallarında önemli hizmetler vermişlerdir. Bu minvalde Yunan ve İtalyan asıllı bilim ve sanat adamları da göz ardı edilmemiştir. Tıp alanında önemli gelişmeler kaydedilmiştir. XV. yüzyılda yetişen Sabunî-zâde Şerefeddin adlı tıp bilgini ile Fatih Sultan Mehmed’in hocası Akşemseddin bu anlamda dikkate değerdir.
Osmanlı döneminde coğrafya alanında da önemli gelişmeler yaşanmıştır. Fatih, ünlü coğrafya bilgini Batlamyus’un eserini Türkçeye çevirtmek suretiyle bu alanda en önemli adımlardan birinin atılmasını sağlamıştır. Yine XVI. yüzyılda yetişen Piri Reis, coğrafya biliminin en önde gelen isimlerinden biri olmuştur. Piri Reis’in XVI. yüzyılın başlarında çizdiği ve bugün sadece dörtte birinin mevcut olduğu dünya haritası ve denizcilikle ilgili yazmış olduğu Kitâb-ı Bahriye adlı meşhur eserini burada vurgulamak gerekir.
Osmanlı Devleti’nde dil ve edebiyat alanında da önemli gelişmeler yaşanmıştır. Devletin resmî dili Türkçe olduğundan her türlü resmî yazışma ve diplomatik belgeler de Türkçe kaleme alınırdı. Türkçe devletin sınırları içinde yaşayan toplumların dillerini de etkilemiştir. Öyle ki bugün Yunanca, Sırpça, Macarca, Bulgarca, Arnavutça gibi özellikle Balkan dillerinin içerisinde çok fazla sayıda Türkçe kelime bulunmaktadır. Bu etkileşim sadece dil alanında değil, örf-âdet, yeme-içme, giyim-kuşam, musiki, şiir ve folklor alanında da olmuştur.
Edebiyat alanında da önemli gelişmeler yaşanmıştır. Özellikle şiirde Türk edebiyatının önde gelen isimlerinin Osmanlı döneminde yetiştiği görülmektedir. Bâkî, Fûzûlî, Bağdatlı Ruhî, Nev’î, Hayalî, Gazi Giray Han, Ali Şir Nevaî gibi birçok şairin yanı sıra, Fatih, II. Bayezid, Şehzâde Cem, Yavuz ve Kanuni gibi Osmanlı hükümdarları içerisinde de büyük şairlerin olduğunu söylemek gerekir. Bununla birlikte Karacaoğlan, Köroğlu ve Pir Sultan Abdal gibi halk şairlerini de göz ardı etmemek gerekir.
Osmanlı Devleti’nin sanatı ve sanatkârları himaye etmesi, şiirin yanı sıra musiki, hat sanatı, çinicilik, oymacılık, halıcılık, mimari, minyatür gibi pek çok alanında önemli gelişmelerin yaşanmasını sağlamıştır. Özellikle İstanbul’un fethinden sonra şehri imar etmek için Fatih Sultan Mehmed büyük bir gayret göstermiştir. Fatih Külliyesi ve daha sonra oğlu II. Bayezid tarafından inşa ettirilen Bayezid Külliyesi bu anlamda en önemli eserler arasında yer almaktadır. Osmanlı Devleti’nin dünyada bulunan şaheser mimari yapıları Mimar Sinan’ın eserleriyle zirveye çıkmıştır. Mimar Sinan’ın yaptırdığı birçok cami, mescid, saray, türbe, hastane, han, kervansaray, köprü bugün her türlü takdiri hak etmektedir.
Osmanlı musikisi de Osmanlı kültürünün ve sanatının en önemli yapıtaşlarından biridir. Özellikle XVI. yüzyılda yaşanan genişlemeye paralel olarak Türk musikisi de yayılmıştır. Bugün gerek Kuzey Afrika topraklarında gerekse Balkanlarda bu etkilerin izlerini görmek mümkündür. Türk musikisi alanında bir deha olarak kabul edilen Abdülkadir Meragî’nin II. Murad zamanında Osmanlı topraklarına gelmesi, Osmanlı’nın musikiye verdiği önemi göstermesi açısından oldukça dikkate değerdir. Musiki alanında bir diğer önemli katkı ise Mehter’dir. Savaş esnasında askeri coşturmak ve onlara moral vermek amacıyla kullanılan mehter, Orta Avrupa içlerine kadar bütün Avrupa ülkelerini etkilemiştir.
Netice olarak denilebilir ki, Osmanlı Devleti kendisinden önceki Türk-İslam devletlerinin kültür ve medeniyet birikimini miras olarak devralmış ve bu mirasa büyük katkılar yapmış bir devlettir. Halil İnalcık’ın tabiriyle Osmanlı Devleti, sınırları içinde yer alan birçok etnik grubu kanunları çerçevesinde bir araya getirmiş, ortak benzerlikler, ortak davranışlar oluşturmak suretiyle bir “Osmanlı kültür potası” ortaya çıkarmıştır ki, Macaristan’dan Yemen’e, Adriyatik’ten Kafkaslara kadar bahsedilen bu kültür ve medeniyetin izlerine bugün de rastlamak mümkündür.
Kaynakça Abou-El-Haj, Rıfa’at Ali,Modern Devletin Doğası, 16. Yüzyıldan 18. Yüzyıla Osmanlı İmparatorluğu, çev. Oktay Özel - Canay Şahin, İmge Kitabevi, Ankara 2000.
Akdağ, Mustafa, “Timar Rejiminin Bozuluşu”, AÜDTCF Dergisi, C III, S 4 (1945), s. 419-429.
Aksan, Virginia H., Kuşatılmış Bir İmparatorluk. Osmanlı Harpleri 1700-1870, çev. Gül Çağalı Güven, Türkiye İş Bankası Kültür yay., İstanbul 2010.
Âşık Paşazade, Osmanoğullarının Tarihi, haz. Kemal Yavuz-M.A. Yekta Saraç, İstanbul 2003.
Atatürk Kitaplığı, Muallim Cevdet Fonu, No: 090 (Tahrir Defteri).
Beydilli, Kemal, “Osmanlılar-Yakın Dönemler”, DİA, C 33, s. 496-502.
Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi, Maliyeden Müdevver Defterler, No:303.
Delilbaşı, Melek-Muzaffer Arıkan, Hicrî 859 Tarihli Sûret-i Defter-i Sancak-ı Tırhala-I, TTK yay., Ankara 2001.
Emecen, Feridun, “Osmanlılar-Klasik Dönem”, DİA, C 33, s. 487-496.
Emecen, Feridun, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve Yükseliş Tarihi (1300-1600), İş Bankası yay., İstanbul 2015.
Hayta, Necdet - Uğur Ünal, Osmanlı Devleti’nde Yenileşme Hareketleri (XVII. Yüzyıl Başlarından Yıkılışa Kadar), Gazi Kitabevi, Ankara 2003.
İnalcık, Halil, Hicrî 835 Tarihli Sûret-i Defter-i Sancak-i Arvanid, TTK yay., Ankara 1987.
İnalcık, Halil, “Osmanlı Devleti’nde Uc (Serhad)lar”, Doğu Batı Makaleler, C II, Ankara 2009.
İnalcık, Halil, Devlet-i ‘Aliyye, Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, Klasik Dönem (1302-1606): Siyasal, Kurumsal ve Ekonomik Gelişim, Türkiye İş Bankası Kültür yay., İstanbul 2009.
İnalcık, Halil, Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları (1302-1481), İSAM yay., İstanbul 2010.
İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), çev. Ruşen Sezer, YKY yay., İstanbul 2003.
İnalcık, Halil, “Kırım Hanlığı”, İA, C 6, s.746-756.
İnalcık, Halil, “Osmanlı-Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanalı Teşebbüsü (1569)”, Belleten, S 46, C XII (Nisan 1948), s. 349-402.
İnalcık, Halil, “Stefan Duşan’dan Osmanlı İmparatorluğuna, XV. Asırda Rumeli’de Hıristiyan Sipahiler ve Menşeleri”, Osmanlı İmparatorluğu, Toplum ve Ekonomi, Eren yay., İstanbul 1996, s. 67-108.
Küçük, Cevdet, “Abdülmecid Efendi (1868-1944)”, DİA, C 1, s.263-264.
Mevlânâ Mehmed Neşrî, Cihânnümâ [Osmanlı Tarihi (1288-1485)], Haz. Necdet Öztürk, Çamlıca yay., İstanbul 2008.
Mustafa Nuri Paşa, Netayic ül-Vukuat, Kurumları ve Örgütleriyle Osmanlı Tarihi, C I-II, Sadeleştiren, notlar ve açıklamaları ekleyen: Neşet Çağatay, TTK Yay., Ankara 1992.
Hafız, Nimetullah, “Avrupa’da Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Müslüman Halkları’nın Edebiyatı”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, C 2, ed. E. İhsanoğlu, İstanbul 1998, s. 95-96.
Ocak, Ahmet Yaşar, “Din”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, C 2, ed. E. İhsanoğlu, İstanbul 1998, s. 109-158.
Ocak, Ahmet Yaşar, “Düşünce Hayatı”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, C 2, ed. E. İhsanoğlu, İstanbul 1998, s. 159-193.
Öz, Mehmet, “Onyedinci Yüzyılda Osmanlı Devleti: Buhran, Yeni Şartlar ve Islahat Çabaları Hakkında Genel Bir Değerlendirme”, Türkiye Günlüğü, S 58 (Kasım-Aralık 1999), s. 48-53.
Öz, Mehmet, “Osmanlı Siyasi Tarihi (1300-1600)”, Selçuklular’dan Bugüne Tarih El Kitabı, ed. Ahmet Nezihi Turan, Grafiker yay., Ankara 2006, s. 125-175.
Özcan, Abdülkadir, “Osmanlı Askerî Teşkilâtı”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, Editör ve Önsöz: Ekmeleddin İhsanoğlu, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) yay., İstanbul 1994, s. 337-371.
Peçevî İbrahim Efendi, Peçevî Tarihi, C II, haz. Bekir Sıtkı Baykal, T.C.Kültür Bakanlığı yay., Ankara 1999.
Selânikî Mustafa Efendi, Tarih-i Selânikî (1003-1008/1595-1600), C I, haz. Mehmet İpşirli, TTK yay., Ankara 1999.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, C I, C III, Kısım II, TTK yay., Ankara 1988.
Ünal, Mehmet Ali, “Medeniyeti ve Müesseseleriyle Osmanlılar (1300-1600)”, Selçuklular’dan Bugüne Tarih El Kitabı, ed. Ahmet Nezihi Turan, Grafiker yay., Ankara 2006, s.177-281.
Yücel, Yaşar, Osmanlı Devlet Teşkilâtına Dair Kaynaklar, Kitâb-ı Müstetâb, Kitabu Mesâlihi’l- Müslimîn ve Menâfi’i’l-Mü’minîn, Hırzü’l-Mülûk, TTK yay., Ankara 1988.
https://turkdunyasiansiklopedisi.gov.tr/detay/7367/Osmanl%C4%B1-Devleti
