Mehmet Akif Ersoy

Şair, mütefekkir bilim, insanı, Sırat-ı Müstakîm-Sebîlürreşâd başmuharriri, mütercim, Birinci Meclis Burdur Mebusu (1920-1923) Mehmed Âkif Bey, Hicrî Şevval 1290 [Aralık 1873] üzerinde İstanbul'da Fâtih mahallesi Sarıgüzel Sarınasuh Sokağı'nda yedi sekiz odalı ve beş yüz arşın bahçeli bir evde doğdu. Babasının kendisine verdiği isim/mahlâs, Ebced hesabıyla doğumuna da tekabül eden “Ragîf”tır. Ragıyf Arapça bir nevi' ekmek demektir. “Ragîf” ev halkı ve mahalleli arasında kullanılamadığından “Âkif” e dönüşmüştür. Bayramiç'te toplanan nüfus kâğıdına da Âkif olarak geçmiştir. Bu suretle adı “Mehmed”, mahlâsı da “Âkif” kalmıştır. Ancak kendi beyanatına göre sahibi kendisine hep “Ragîf” şeklinde hitap etmiştir.

Babası, Arnavutluk'un İpek kazasından, “Temiz” lakabıyla anılan müderris Mehmed Tâhir Efendi (vefatı 1889); annesi ise, kökenleri Buhara'ya dayanan Tokatlı bir aileye mensupları Emine Şerife Hanım'dır. Mehmed Âkif babası rahle-i tedrisinde sıkı bir ahlakçı olarak yetişti; doğrucu, hakperest ve dürüst şahsiyetinin ilk temellerini de baba terbiyesinden aldı. Çok hassas, sağlam bünyeli, sağlam seciyeli, anlayışlı, esnek dindar ve görüşlü bir kadın olan annesi Emine Şerife Hanım da Âkif'in karakterinde derin izleyenler bırakmıştır. 1926 yılında, oğlunun Mısır'da bulunduğu senelerde 90 yaşında vefat olmuştu ve Küplüce Camii etrafına ait listelere.

İlke tahsili babası Tahir Efendi'den aldığı lisan eğitimiyle başlayan Mehmed Âkif, iki yıl kadar Emir Buhârî Mahalle Mektebi'ne devam ettikten sonra [1878-80], 1880'de Fatih Mekteb-i İbtidâîsi'ne girdi. Bu arada bir sırada da “hem babam hem hocadır!” dedi Tâhir Efendi'den Arapça derslerine devam etti [1880-1883].

İlköğreniminden sonra Fâtih'te Otlukçu yokuşunda bulunan Fâtih Merkez Rüşdiyesi'ni iki yılda [1883-85] bitirerek Mülkiye Mektebi'nin idadi (Lise) kayıtlıdu. Âkif'in Rüşdiye tahsilinde en çok lisan derslerine temâyülü vardı. Dört lisanda da (Türkçe, Arapça, Acemce, Fransızca) birinciydi. O yıllarda şiir tutkusu bir sevgi olmuştur. Şiirle ülfeti pek olmayan Temiz Tâhir Efendi, oğlunun bu ilgisine ses çıkarmamış, teşvik de etmemiştir. İlk okuduğum kitap şiir Fuzûlî'nin “Leylâ ve Mecnûn”udur.

Edebiyat hocalığını İsmail Safa ve Muallim Nâci'nin okulunun yüksek bölümünde ilk sınıfında iken (1889), baba vefatı boyunca hayata bir an önce atılmak için yaptığı, Mülkiye Baytar Mektebi'ne geçti. Büyük Fatih yangınında evlerinin yanmasına ve ailece sıkıntı içinde olmalarına rağmen, 1893'te başarılı bitirdi. Okul yıllarında güreşe merak saldığı gibi, çocuk yaşta başlayan şiire olan ilgi de gün geçtikçe arttı. Baytar Mektebi'nde hocalarının ekserisi doktordur. Bunlar da hem mesleklerinde yüksek, hem de dinî salâbet erbâbı idiler. Yapılan telkinleri de dinî terbiyesi üzerinde etkili oldu. İçlerinde bakteriyoloji muallimi Rıfat Hüsameddin Paşa gibi kıymetli hocalar vardır. Böyle bir güç Âkif, Baytar mektebini birincilikle bitirmiştir [1893].

Memuriyet konutu, Ziraat Nezareti Umûr-ı Baytâriye ve Islah-ı Hayvanât umum müfettiş muavinliğiyle atılmıştır. Bu sırada Rumeli merkezli Edirne ile Anadolu merkezli Adana ve Arabistan merkezli Şam havalarının çeşitli yörelerinin saldırgan hayvan hastalıkları üzerine yürütme yaptı. Ordu için gerekli alımları yapmakla görevlendirildiği Şam ve yakın Arabistan coğrafyasını ilk kez yakından tanıma yerine ulaştı. Küçük yaştaki tüketicilerin da tamamlamayı bulamadığı hafızlığını da ikmal eden Mehmed Âkif, şiir ve sanat anlayışının şekillenmesinde etkili olan topluluk ve köylüleri de yakından tanıma imkânını elde etti. Bu seyahatleri sırasında, daha sonra Resimli Gazete'de haklarında manzume neşredeceği İslam dünyası kelâm, felsefe, tefsir ve usûl-i fıkıh sahiplerinin muhafazalarından âlimlerinden Fahreddin er-Râzî, Hüccetü'l-İslâm İmam Gazzâlî, Fars edebiyatının en büyük şairlerinden Hâfız ve Sa'dî-i Şîrâzî gibi isimlerin eserleriyle meşgul oldu. 1895 yılından itibaren Gayret, Hazîne-i Fünûn, Resimli Gazete, Mekteb, Servet-i Fünun gibi edebiyat dergilerinde imzası görülmeye başlandı.

İstanbul yıllarında, memuriyetinin yanı-sıra bir yandan da Halkalı Ziraat ve Çiftlik Makinist Mekteplerinde kitabet-i resmiye hocalığı yaptı (1906-1907). II. Meşrutiyet'in afişinin akabinde (Ağustos 1908), Ebül'ulâ Mardin ve Eşref Edib'le birlikte, dönemin en önemli ilmî ve fikrî yayını olup daha sonra tüm şiir ve yazılarını neşredeceği Sırât-ı Müstakim mecmuasını çıkarmaya başladı. Aynı yıl, İstanbul Darülfünunu Edebiyat Şubesi Osmanlı Edebiyatı müderrisliğine de getirildi. Bir yandan da, kısa bir süre heyet-i ilmiye üyeleri arasında bulunduğu İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin Şehzadebaşı Kulübü'nde Arapça edebî eserler okutup Arap edebiyatı ve Tercüme dersleri verdi. Yine, özel bir okul olan Dârüledeb'de fahrî hocalık, Baytar Mekteb-i Âlisi Me'zûnîni (Mezunları) Cemiyeti başkanlığı (1910) ve Dârü'l-Hilafeti' l-Aliyye Medresesi'nde Türkçe-Edebiyat muallimliği yaptı (1914). Balkan Savaşı sırasında Müdafâa-i Milliye Cemiyeti'nin Heyet-i Tenvirîye'sinde görev alarak heyetin kâtib-i umûmiliğini yaptı. 1911 yılı Nisanı'ndan itibaren daha sonra 7 Kitap'ta toplayacağı Safahât adlı eserini meydana getirecek manzumelerini Sırât-ı Müstakim mecmuasında neşre başladı. Safahat-Birinci Kitab dışında Akif, farklı tarihlerde Süleymâniye Kürsüsünde (1912), Hakkın Sesleri (1913), Fâtih Kürsüsünde (1914), Hâtıralar (1917), Âsım (1924) ve Gölgeler (1933) adlı kitaplar neşretmiştir. 1911 yılı Nisanı'ndan itibaren daha sonra 7 Kitap'ta toplayacağı Safahât adlı eserini meydana getirecek manzumelerini Sırât-ı Müstakim mecmuasında neşre başladı. Safahat-Birinci Kitab dışında Akif, farklı tarihlerde Süleymâniye Kürsüsünde (1912), Hakkın Sesleri (1913), Fâtih Kürsüsünde (1914), Hâtıralar (1917), Âsım (1924) ve Gölgeler (1933) adlı kitaplar neşretmiştir. 1911 yılı Nisanı'ndan itibaren daha sonra 7 Kitap'ta toplayacağı Safahât adlı eserini meydana getirecek manzumelerini Sırât-ı Müstakim mecmuasında neşre başladı. Safahat-Birinci Kitab dışında Akif, farklı tarihlerde Süleymâniye Kürsüsünde (1912), Hakkın Sesleri (1913), Fâtih Kürsüsünde (1914), Hâtıralar (1917), Âsım (1924) ve Gölgeler (1933) adlı kitaplar neşretmiştir.

Mesai arkadaşına yapılan haksızlıktan dolayı 1913 Mayıs'ında memuriyetten istifade ettiği gibi, aynı yılın sonunda, fikir ayrılığını görmek için İstanbul Darülfünunu'ndaki görevde de yetkin olması durumunda kaldı. Bu arada, Sebîlü'r-reşâd adı alan mecmuası da, hükümetler tarafından birkaç kez kapatılmıştır. En soniyeti memur Umûr-i Baytariye Müdür Muâvinliğidir [1913].

1914 başında, Mısır ve Medine'de iki aylık bir seyahat yaptı. 1914 sonbaharında, Harbiye Nezareti'nce istihbarat amacıyla kurulmuş olan Teşkilât-ı Mahsusa'nın görevlendirmesiyle Berlin'e giderek, İtilaf devletleri safında savaşıp esir düşen Müslüman askerlerin kamplarını ziyaretle, savaşın sonunda faaliyete teşvik eden konuşmalar yaptı. Bu seyahatin ardından yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın görevlendirmesiyle, 1915 Mayıs'ıyla Ekim'i arasında, teşkilat başkanı Kuşçubaşı Eşref idaresindeki bir heyet, devlete sadık kabilelerin desteğinin devam ettirilmesini sağlamak amacıyla Necid bölgesiyle Medine'ye gitti. Bu seyahatlerindeki intiba ve ihtisaslarını uzun manzumelerle dile getirdi.

1918 yılı, Mekke Emîri Şerîf Ali Haydar Paşa'nın davetlisi olarak bir ay kadar Lübnan'da bulundu. Döndükten hemen sonra, Şeyhülislâmlık içinde yer alan Dârü'l-Hikmeti'l-İslamiyye'nin başkâtipliğine, 1920 Ocak'ında da aslî çalıştırmane getirildi. Ve yayın organı olan Cerîde-i İlmiye'nin idaresi de uhdesine verildi. Bu arada, Maarif Nezareti'nce İstanbul Dârülfünunu'nda yarattığı Kâmûs-ı Arabî Heyeti üyeleri arasında da yer aldı.

I. Dünya Savaşı sonrasındaki ağır mütareke hükümleri, yaşanan işgaller ve Yunanlıların İzmir'e asker çıkarmaları üzerine, Milli Mücadele hareketine katılmak için, 1920 Şubatında Balıkesir'e giderek Kuva-yı Milliyecilerle görüştü. Burada, Zağanos Paşa Camii'yle çeşitli yerlerde halkı birlik ve direnmeye çağıran vaaz ve konuşmalar yaptı. Balıkesir'den dönüşünde, işgal altında yaşadığı zorluk ve sansürlerle bunaldığı bir dönemde, Anadolu'dan gelen davet üzerine, 10 Nisan 1920'de, 12 yaşındaki oğlu Emin'i de yanına alarak gizlice yola çıktı. Ve yolda buluştuğu Ali Şükrü Bey'le Geyve'ye, Orda da, Büyük Millet Meclisi'nin açılışının ikinci günü olan 24 Nisan'da Ankara'ya vardı.

Hacı Bayram Camii'ndeki ilk vaazı üzerine, Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye'deki görevinden azledildi. Biga'dan en yüksek oyu alarak mebus seçildiğinden habersiz olan Âkif, Meclis reisi Mustafa Kemal Paşa'nın teklifiyle Burdur'dan mebus seçilerek Meclis'e girdi (5 Haziran 1920). Mebusluğu sırasında Eskişehir, Kastamonu, Burdur, Antalya, Konya, Sandıklı, Dinar gibi il ve ilçelerde halka ve cephelerde birliklere Milli Mücadele'yi teşvik eden konuşma ve vaazlar vermiş, ki bunların en önemlisi, Kastamonu'daki Nasrullah Camii'nde çıkan ünlü vaazdır. Bu vaaz ve konuşmalar, Anadolu'da çıkmaya başlayan Sebîlü'r-reşad mecmuasında yayımlandığı gibi, risale şeklinde de basılarak Anadolu'ya ve cephelere dağıtılmıştır. Bütün bu çalışma ve gayretleri, kullandığım “Milli Mücadele'nin manevi lideri” olarak anılmasını sağladık.

18 Eylül 1920 tarihinde açılan milli marş güftesi yarışmasına, konulan mükâfatın düşürülmesiyla ilgili açıklamalar ve “Kahraman Ordumuza” ithaf ettiği şiiri, 700'ü aşkın şiirden bağımsız olarak, ebedi “İstiklal Marşımız” ilan edildi (12 Mart 1921). Kanunen kaldırmak mümkün olmayan para mükâfatı da, Mehmed Âkif merhum tarafından, fakir İslam kadınları ve insanlara iş öğreterek sefaletlerine nihayet vermek amacıyla kurulan Darü'l-Mesâi adındaki hayır cemiyetine bağışlandı.

Büyük Millet Meclisi'nin ikinci döneminde, aday göstericiler Mehmed Âkif, Ekim 1923'te, dostu ve hamisi Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine Mısır'a gitti. Bundan sonraki iki yılda yalnızca kışları Mısır'da yaşayan Âkif, 1925'in son gittiği bu ülkede vefatı öncesine dek bir daha dönmedi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bir kararıyla, 1925'te, Diyanet İşleri Başkanlığı, Mehmed Âkif'e bir Kur'ân meali kılma teklifinde bulundu. Âkif, yemeğini tamamlamasına rağmen, bazı çekincelerinden dolayı teslim etmeyerek, tercüme için verilen parayı iade etti.

Mısır yıllarında, vefatına sürdürdüğü dekdüğü söz konusu Kur'an Meali çalışmasının dışında, 1929-1936 arasında Kahire'deki el-Câmiatu'l-Mısriyye'nin Edebiyat Fakültesi'nde Türk dili ve edebiyatı dersleri verdi. Ve 1933 sonlarında, Safahât'ın oğlu kitabı olan Gölgeler'i bastırdı. Yıllık bir küsur Mısır'da geçen sıkıntılarla Mısırlı ilim ve fikir adamlarıyla dostluklar kuran Mehmed Âkif, 1935'te rahatsızlanarak, hava değişimi için bir ay kadar Lübnan ve Antakya'ya gitti.

Sorumluluğun ağırlaştığı 18 Haziran 1936'da, görüş tüten vatanına/İstanbul'a döndü. Perşembe günü Prenses Emine Abbas Halim'in misafiri olan Âkif, hemen ertesi Cuma günü Şişli Sağlık Yurdu ve Teşvikiye Sağlıkevi'nde ihtimam ile yattığı doktorlardan Prof. Şair bir ay kadar bu hastanelerde kaldı, uzun bir yerleşim yerinin muhafaza edilmesi üzerine Abbas Halim Paşa'nın “vekîl-i umûr”u Fuad Şemsi Bey'in tavassutuyla Mısır Apartmanı'nda kendisine tahsis olunan bir daireye götürüldi.

Mehmed Âkif, bir müddet de Mısır Apartmanı'nda kaldıktan sonra Prens Halim Bey'in Alemdağı'ndaki Baltacı Çiftliği'ne götürüldü. Âkif, bu çiftliğe çekilip oturmayı daha Mısır'da iken düşünmüş, kararlaştırmıştır. Zira Âkif'in son yıllarında en büyük korkusu “Mısır'da ölmek” ihtimali oldu. Hemen her gün ziyaretine gelen dostları, sevdikleri ile birer birer vedalaşan şair son nefesini, çok sevilen İstanbul'da Beyoğlu'ndaki Mısır Apartmanı'nda, Âsım gibi en önemli eserini kendisine ithaf ettiği vefakâr dostu Fuad Şemsi Bey'in kucağında verdi (27 Aralık 1936) )). Resmî makamlardan gerekli ilgiyi görmeyen cenazesi, üniversite gençliğinin ve insanların yoğun ilgisiyle Beyazıt Camii'nden kaldırılarak, Edirnekapı Mezarlığı'nda tanımlandı.

KAYNAK: https://library.balikesir.edu.tr/sayfa/mehmet-akif-ersoy-kimdir